24 Kasım 2009        

 

 

 

Rüya…

          KPDS, Kamu Personeli Dil Sınavı vardı bu pazar. Ben de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesinde sınava girdim. Sınavım, iyi geçti biraz hamlaşmışım. Belki de yaşlanıyorum. Nedeyse kırk yaşındayım. İlk girdiğim sene soruları yarım saat önce bitirivermiştim. Bu kez üç saate zor tamamladım. Bunun farkına varmak üzücü olsa da sınavı, kendim ile yarışmayı seviyorum. Ama en çok üniversitede olmayı seviyorum.        

 Ben bir devlet üniversitesinde okudum ve bir başka devlet üniversitesinde çalıştım. Bütçe her zaman için kısıtlıydı. Üniversiteyi geliştirmek şöyle dursun zorunlu harcamalar için bile yetersizdi. Kütüphaneye gerekli kitapları alamaz, bilgisayarı yenileyemezdin, derslikler her zaman soğuk ve tozlu, tuvaletler kirliydi. Bilimsel araştırmalar için fon bulmak ise hep bir hayaldi. Bunu bildiğimden dün sabah kalem, silgi ve giriş kâğıdımın yanında bol miktarda mendil de koydum çantama, hem ıslak hem de kâğıt… Sonra bir de şal aldım yanıma, ne olur ne olmaz diyerek.       

 Vezneciler’e, Fen fakültesinin önüne geldiğimde saat daha dokuz olmamasına rağmen girişte kalabalığın beklediğini gördüm. Dokuzda kapılar açıldı, seri ve düzenli olarak kimlik kontrolü ve aramadan sonra içeri alındık. Fakülte bahçesinde görevliler yol gösteriyor, katılımcıları sınav salonlarına yönlendiriyordu. Ben de çok kısa sürede sınava gireceğim yeri buldum. Burası Ön lisans binasındaki küçük anfilerden biriydi. Kocaman ahşap kapı geçmişe açılan bir geçitti sanki. Aşağıda büyük kara tahtası, menteşesi gevşemiş duvara gömülü dolapları ile tozlu anfi… Salon tahmin ettiğim gibi soğuk değildi. Kaloriferler fayrap edilmiş, cayır cayır yanıyordu. Üşümeyecektim. Sıramı bulup yerleştim.       

 Sonraki işim ise tuvaleti bulmaktı. Sınav heyecanı, yıllar geçse de hep aynı. Salonundaki görevli bayana sordum. Bilmiyordu. Tavsiye, salon görevlisine asla tuvaleti sormayın. Sınava girdiğiniz okul veya üniversitenin çalışanı olmadıkları için bilmiyorlar, vakit kaybı. Kendim aramaya koyuldum. Önce koridorun bir ucuna, bulamayınca diğer ucuna yöneldin. Genelde Tuvaletler koridorların en uçuna gizlenmiştir. Tozlu camlar, eskimiş toz tabakalarının kenarlarda birikip katmerleştiği çini yer döşemesi. Büyük anfinin arka çıkışı, çatıya çıkan eski demir merdiven… Burada da yoktu. Çıkışa yöneldim. Alt kata inen merdivenleri fark ettim. Duvarı kaplayan tahta kapaklardan birinin üzerinde birinin A4 kağıda Lavabo yazıp astığı işareti gördüm. Demek alt kattaydı. Islak zemin, keskin kokusu beni üniversite yıllarına götürdü. Kabinlere yönelip ilk kapıyı açtım, kirli, sifon bozuk çalışmıyor. Ancak evler için uygun olan ucuz plastik sifon tabii ki yüzlerce kez çekilmeye dayanamamış pes etmişti. Sonun da çalışan bir tanesini buldum.      

 Gördüklerim içimi acıttımıştı. İstanbullu olarak utanmıştım. Şehrimin üniversitesi böyle mi olmalıydı. Işıl ışıl görmeliydim onu, boğazı süsleyen köprüm gibi ışıl ışıl. Binanın eskiliği değil, ki bu bana gurur veriyordu, harabeliği ve kirliliğiydi beni yaralayan. Geçen yüzyıla değil, bir öncekine kadar uzanıyordu geçmişi. Bir imparatorluktan almıştı mirasını. Cumhuriyetim ile büyümüştü. Tam eski şehrin kalbinde, her bir binasıyla, dersliğiyle onun dokusuna nakış nakış işlenmişti. Beyazıt meydanına açılan büyüleyici kapısından içeri girmek üniversite hayali kuranların rüyalarını süslerdi. O üniversitenin simgesiydi. Peki, bu terk edilmişlik neydi? Paris’teki Sorbon’u düşündüm, Sonra Londra üniversitesini. Bunlarda şehir üniversiteleriydi, Anfileri, koridorları nasıldı? Peki, benim şehrimin üniversitesi… Ne zamandan beri kirli bir sokak çocuğu gibi bir köşede yapayalnız terk edilmişti?      

 Sonunda sınav başladı. Üç saat alsında o kadar da uzun bir zaman değil, geçip gidiverdi ve benin üniversitedeki misafirliğimde bitti. Ağır adımlar ile ayrıldım fakülteden her anın doyasıya tadını çıkararak. Kasım güneşinin tatlı tatlı yüzümü okşamasına izin verip, meydana doğru yürüdüm. O güzelin kapının önünden geçip sahaflara girdim, yalnız üniversitemi arkamda bırakıp tarihi şehrin içinde kayboldum.  

Reklamlar