Onunla ilk kez bir kitapçıda karşılaştık. Galatasaray’da yayın evinin satış mağazasında. Mağazaya girer girmez onu gördüm. Girişin karşısında öylece duruyordu. Bakıştık, ılık bir karanlığa dalmış gibi oldum. Bana soruyordu; klasikleri neden okumalı? Evet, neden okumalıyım? Farklı bir merhabaydı onun kisi. Kara kapağının altından kulağıma fısıldadı. Haydi, gidelim. Sana anlatacak çok şeyim var. Onu alıp çıktım. O gün bana uzun uzun anlatı klasikleri: odesayı, Robinson crusoe’u, Standal’ı, Balzak’ı anlatı. Sonra onu okuma coşkusunu paylaştığım yere bıraktım. O günden sonra bir daha görmedim ve kaybettim onu.

Uzun zaman sonra katıldığım bir toplantıda. Onun üzerine uzun uzun konuştuk. Onu mutlaka görmeliydim kendi kendime. Nerede bulacağımı biliyordum. Hemen ertesi gün erkenden o mağazaya, onunla ilk karşılaştığımızı yere gittim. Onun durduğu yerde başka bir adam vardı. Yanına gittim benimle ilgilenmedi bile. Başka bir yerdeydi sanki. Mağazanın arka tarafına yöneldim. Orda olmalıydı. Tavana kadar uzanan rafların önden geçtim. Kalabalıktı, kadınlar, adamlar bana bakıyordu. Kimiler kulağıma seslendi. Aldırmadım ben onu arıyordu. Ortada masada yeni gelenler, üzerlerinde hoş kokuları akıl çeliyordu. Ben onu arıyordum. Yoktu. Mağazanın en arka köşesine kadar ilerledim. Oradaydı, kalabalığın arasında sıkışıp kalmıştı.

Selam dedi. Seni arıyordum. Ben buradayım. Geçen gelişimde seni gördüm. Ardından seslendim, ama beni duymadım. Duymadım. Üzerinde siyah yuvarlak bir etiket vardı: ölmeden önce okunması gereken 1001 kitap’tan biri. Onu fark ettiğimi anladı. Bu günlerde bunun la ilgileniyorum. Uzun bir liste, çok fazla zamanımızı alır. Bundan konuşmayalım. Hem genellikle hakkında birçok şey insanın o kitabı okuma isteği kalmıyor. Klasikler gibi değil mi? Evet. Onlar fırsat verilmesini bekliyorlar. Ama bazıları ne olursa olsun cazibesini yitirmiyor. Okuruna bağlı. Sana okur hakkında anlatacaklarım var. Bir kahve içelim mi?

Bana neler söyleyeceğini merak ediyordum. Onu da alıp doğruca kendimi şimdilerde moda olan kahve dükkânlarından birine attım. Amerika usulü İtalyan kahvemi alıp kalabalığın arasında kendime bir yer buldum. Merak içindeydim:

İtalo Calvino’nun Bir kış gecesi eğer bir yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toplan. Zihnindeki tüm düşünceleri kov gitsin…

Kalabalın içinde tek başına yalnız başına bir ben bir o. Okumak… Görmez kutumun içinde bir başına sayfaların arasında kaybolmak…

Elindeki fotoğraf makinesine bakıp bakıp gülen turist, bilgisayarın başındaki adam, karşı masadaki kafa dinlemeye gelen yaşlı adamda hepsi dışarıdalar. Hemen yanındaki masadaki koklaşan genç çift, elimdeki kitaba bakıp da bakmıyormuş gibi yapan genç kız. Onlarda da dışarıdalar ben bir başıma okuyorum. Kalabalığın içinde bir başıma…

Kelimeler su gibi akıp gidiyor, sayfalar tükenmiyordu. Farklı, emek isteyen, çaba gerektiren bir deneyim. Okumak hiç de kolay değil, emek istiyor. Ben ise bir çırpıda olsun bitsin istiyorum. Sayfalardaki sözler içime dolu versin. Hayır diyor,  emek vermelisin, çaba göstermelisin, kendini de katmalısın yazıya. Tüm yükü benim omuzlarıma yüklemek niye. Hepi topu bir bölüm… Bu kadar yeter, diyor, kalanını yarın okursun. Ama… Sen günlerimi gecelerimi verdim onu yazmak için sende aynını yapmalısın. Okumakta yazmak gibi sabır ister…

Sabret ve emek ver ya da ilk sayfadan bırak gitsin. Yorma kendini anlayamam de. Hayır, okuyacağım, istiyorum… Yavaş ve sakin, telaşa düşmeden son sayfasına kadar… Gülümsedi, o zaman yarın görüşürüz. Şimdi dersine git.

Reklamlar