Kısa bir süre önce ilçe kütüphanesinde rafları arasında dolaşırken George Orwell’ın Hayvan Çiftliği romanın çok eski bir baskısı karşıma çıktı.  Halide Edip’in çevirisi ile Milli Eğitim Basım evi 1966 yılında basmış. İlk basım 1948. Adeta zaman tünelini kapısı aralanı vermişti. Tünelin içine düşünmeden girdim,  sayfaları arasında yolumu sürdüm. Muhteşem bir çeviriydi  ellerimin arasındaki. Kitap ile ilgili yazacak çok şey var, ama ben sözü usta bir edebiyatçı olan çevirmenine bırakmak istiyorum. Aşağıda Halide Edip’in ön özünü aynen bulacaksınız. Yazara duyduğum saygı metni günümüz Türkçesine çevirmeme engel oldu. Metinde bugün kullanılmayan kelimeleri, noktalama işaretleri ve imladaki bugün hata saydığımız farklılıklar bulunacaksınız. Altmış yılda Türkçemizin ne kadar çok değiştiğini göreceksiniz. Diğer yandan bazı şeylerin ise hiç ama hiç değişmediğini aynı kaldığını…

HAYVAN ÇİFTLİĞİ -GEORGE ORWELL -HALİDE EDİB

Hayvan çiftliği

Orwell’in “Hayvan Çiftliği”ni bütün tanımış münekkitlerin büyük bir kısmı komünist rejimin kudretli bir karikatürü diye tasvir etmişlerdi. Hatta, bazıları bu eserde, komünist ihtilalinin bazı tarihi vakalarıyla, mühim karakterlerinin yaşadığını hissetmişlerdi. Fakat aynı zamanda hemen hepsi, sadece eski klasik hicivlerin değil, İngiltere’nin dünyaca tanınmış XVIII. Asır hicivlerinin de kudretini “Hayvan Çiftliği”nde sezmişlerdi. Fakat, bilhassa klasik hicivleri okuyup bu eserle mukayese edenleri cezbeden mühim nokta kitabın bugünkü acayip dünyası için çok yeni bit kıymet taşımasıdır. Çünkü:

Gerçi eski hicivler, kendi zamanlarının ruh haletini az çok ifade etmekle beraber ve mevzuları hayvan âleminden alınmış olmasına rağmen hepsinde muharririn kendi felsefesi mütalaaları, daha doğrusu zamanın hâkim felsefesi büyük yer tutar. Fakat “Hayvan Çiftliği” müellifinin, size kendi felsefesi ve fikirlerini aşılamak için bu eseri yazmış olmadığını derhal sezdirir. O, sadece yaşayan bir âlemin canlı resimlerini “perde kurup, şem’a yakıp” beyaz sahnede canlandırmıştır. Esri okurken, müellifin de sizinle beraber bu hareket halindeki zaman realitesini seyrettiğini hissedersiniz. Bir münekkidin dediği gibi, Orwell, adeta kelime ile hareket halinde hayal resmeden muasır bir Walt-Disney’dir.

Hicviye, insanlar ile hayvanlar arasında, İngiltere’nin bir çiftliğinde geçen bir mücadele ve maceradan ibarettir. Ta iptidasından başlayarak, canlı mahlûkat arasında hâkim olan “ideoloji” tufanının dünyayı basan kudretini hissediyorsunuz. Meselenin bütün düğümü, mutlaka fena muamele gören değil, ihmal edilen, bilhassa aç bırakılan hayvanların, kendilerine daha iyi bir hayat vaat eden bir ideolojinin peşinden sürüklenip gitmeleridir. Bu ideolojiyi onlara, majör adlı ihtiyar bir domuz aşılıyor; nihayet büyük isyan çıkarak insanlar çiftlikte sürüklenip atılıyor ve hayvanlara kendi hayatlarına hâkim olma fırsatı veriliyor. Fakat hiçbir zaman kalabalığın kendi başına nizam kurması imkânı olmadığı için,  hayvanların en kafalısı ve kurnazı olan domuzlar idareyi ellerine alıyorlar ve hayvan cumhuriyetini kuruyorlar. Domuzların idaresi insanların idaresinden üstün değildir. Fakat onlar, her cins hayvanın kuvvet ve za’fını kavrıyor ve sırf kendi çıkarları için hayrete değer bir sezişle onları istismar ve istimal ediyorlar. Burada ister fert ister zümre, hepsinin hususiyetlerini Orwell büyük bir sanatkâr kabiliyet ile yansıtıyor. Mesala, Köpek hem sadık hem de gadrin ve tethişim aleti olabiliyor. At ağızsızdır, fakat inandığına bütün ömrünü ve kuvvetini hiç esirgemeden vakfeden bir mahlûktur. Ondan dolayı at, en müşkül hizmetlerde ve tehlikeli anlarda kullanılıyor ve işe yaramadığı zaman kasaba satılıyor, fakat adı büyük törenlere vesile oluyor. Hulasa, bir şeye inanmayan filozof hilkatli eşek, sürü halinde kullanılan koyun, vesaire vesaire… gözünüzün önünde hareket halindedirler. Hangi saik, hangi şahsi hususiyetleri çıkıyor, ne karakterler yaratılıyor; bunlar cemaat halinde ne biçim iptilalara, zaaflara dayanarak hareket ediyorlar, hepsi gözünüzün önünden birer birer geçiyor.

Bana geliyor ki, Orwell’in buradaki fikri muvaffakiyeti, bir tek mütalâa ileri sürmeden, size böyle tabiata mugayir ideolojilerin doğup büyümesinden ve dünya münasebetlerinde yer almasından insanların nasıl mesul olduklarını hissettirmesidir.

Eserde, komünist rejimden evvelki devri temsil eden Mr. Jones adlı çiftçidir. Hak ve müsavat olmamakla beraber hayat pek de kötü şartlar içinde değildir. Fakat Mr. Jones ve adamlarının çiftlikle alakaları kalmıyor, kendilerini içki, kumar ve diğer iptilâlara terk ediyorlar ve çiftliği ihmal ediyorlar. İşte hayvanları Major’un ideolojisi arkasından koşturan şey bu ihmaldir ve hayvanlar başıboş ve isyan halinde, insanları kovar kovmaz, kendi aralarında, sırf şahsi kudret peşinde koşan kurnaz ve muhteris bir zümrenin eline düşüyorlar.

Orwell bilerek bilmeyerek, herhangi bir idarenin, nizam ve kanundan ayrılınca nasıl bir afette yakalanacağını resmetmiştir. Bilhassa, çiftlik memurlarının hayvanların yem saatini unuttukları gün ihtilalin patlaması, üzerinde düşünülecek bir noktadır. İkinci bariz nokta ise, Orwell’in bir taraftan komünist rejimin kudretli bir karikatürünü çizerken, diğer taraftan bunu komünist olmayan rejimlerin bir propagandası haline sokmamasıdır. Son sahne en kudretli parçasıdır. “Hayvan Çiftliği” uzun ve kanlı mücadelelerden sonra, nihayet dünkü düşmanlariyle bir masa etrafında toplanmış, ,işbirliğine dayanan yeni bir nizam müzakere etmektedir. İki tarafın başındakilerin de müşterek iptilâlar, zaaflara ve reziletlere müptela oldukları aşikârdır. O kadar ki bunları, çiftlik avlusundan gözetleyen sürü hangisinin hangi rejimi temsil ettiğini fark edemiyor.

Eser bitince, dünyanın bugünkü, dünkü, belki de yarınki, facialı- komedisine çok benzeyen ve erkek çocukların oynadığı oyunu hatırladım.

Bu “Çaylak yavrumu kapamazsın ya!” oyunu idi. İki en kuvvetli ve acar oğlan karşı karşıya gelir: biri çaylaktır,  öteki gûya hayvanları koruyan bir hayvandır. Yavrular, karşısındakinin kuvvetine ve becerikliliğine göre, bir taraftan öbür tarafa sürüklenip giderler.

Bu ibretli ve heyecanlı oyun, zümre, parti, millet, medeniyet ve iptidai birlik birbirine karşı oynayıp duruyorlar. Çaylak ile yavrusunu koruyan arasında fark yoktur. İki taraf da kendi peşine kalabalık toplamak için didişir. İki taraf da, sağ veya sol, birer ideoloji silâhiyle er meydanında kendini gösteren diktatörlerden ibarettir. İki taraf da kudretlerini kendi kafa ve kuvvetlerinden ziyade, korumak veya kapmak istedikleri yavrulara borçludur. Fakat yavrular, kendi kuvvetlerinin farkında değildir. Haberdar olsalar dahi bu kuvvetti bir nizam, aralarında bir iş birliği çerçevesi içinde kullanmaya henüz kaadir değildirler.

Bu oyun daha ne kadar sürer? Bunu kimse bilmez. Fakat bu oyunun mahiyetini Orwell’in eserinde okumak, veyahut bunu hazırlanmakta olan “Hayvan çiftliği” filminde seyretmek herhalde çok faydalı olacaktır.

Halide Edip ADIVAR

Reklamlar