Televizyondan çok önce hayatımda o vardı.  Kahverengi lake kaplı mobilyalı radyo…  Kocaman düğmelerini cızırtının arasında net bir ses yakalamak için çeviri dururdum.  Eğlenceli şarkılı reklam kuşağı,  arkası yarın ve çocuk bahçesi…

Biraz büyüdüğümde yaz akşamları bana eşlik eden pilli radyo. Gece uyurken dinlediğim bir roman bir hikâye… Kısa orta uzun dalgadan yayın yapan üç istasyon. Sonraları FM bandından yayın başladı. Tüm gün müzik yayını yapan istasyonlar açıldı. Kocaman düğmeli kahverengi radyo dolabım üzerine kalktı. Onun yerini kasetçaları da olan FM’li müzik seti aldı.

Çalışma hayatı başladığında yatağımın başucunda duran, üzerinde kırmızı iri rakamları ile saati gösteren kalın beyaz bir kitap boyutundaki bir radyo hayatıma girdi. Sabahları işe giderken onunla uyanırdım. Odamda çalışırken müziği bana arkadaşlık ederdi. Akşamları geç vakit radyo tiyatrosu,  gece ondan sonra yine bir roman bir hikâye. Arabam gelince sıkışık İstanbul trafiğinde bana yoldaş oldu araba radyosu. Günün haberlerini bana duyurdu.

Bilgisayarım gelince beyaz kutuda kayboldu, radyom bilgisayarım içinde bir program oldu. O artık sadece müzik çaldığım, çoğu zamansa açmayı unuttuğum bir bilgisayar programı. Ne arkası yarın ne de radyo tiyatrosu var artık. Bir roman bir hikâyede unutuldu gitti.

Reklamlar