Bir sabah kalkıyorsunuz, hazırlanıp işe gitmek için evden çıkıyorsunuz. Her sabah uğradığınız sigara bayiine uğruyorsunuz ve kredi kartınızın artık geçerli olmadığını öğreniyorsunuz.  Bu kadarla kalmıyor. İş yerine vardığınızda artık orada çalışamayacağınız söyleniyor. Banka hesaplarınız ve tüm mal varlığınız eşinize devredilmiş. Tüm bunların nedeni ise sadece kadın olmanız.

Artık kadın erkeğe muhtaç ve sadece ona bakımla yükümlü. Tek başına sokakta dolaşamaz. Hava kirliliği, kimyasal artıklar, nükleer kirlilik kısırlığa yol açmış. Yiyecek karne ile dağıtılıyor. Nüfus azalmakta çok az sayıda çocuk dünyaya gelmekte, gelenlerinde çoğu sakat olduğu için imha edilmektedir. Bu durum kadınlara kolonilere gönderilmek, hizmetçilik veya fahişelik dışında dördüncü bir şans vermektedir: komutanlara sağlıklı çocuklar vermek.

Anlatmaya çalışılan günümüzde bir yerin veya kişinin hikâyesi değil. En azından bir kısmı. Margaret Atwood’un 1985’de yayımlanan Handmaid’s Tale’de (Damızlık Kızın Öyküsü) romanından. Roman kadının toplumdaki gerçek rolü nedir sorusu üzerine odaklanılmış, bilim kurgu yolu ile bizlere kadın sorunu üzerinde düşünmeye sevk eden bir anti-ütopya.

Kanadalı yazar gelecekte Amerika’da radikal Hıristiyanların söz sahibi oldukları bir devletin kurgulamış, Gilead cumhuriyeti. Parlamento bombalanıyor, başbakan dâhil tüm vekiller ölüyor. Askeri cunta iktidarı ele geçiriyor. Dini rejimle ülkeyi yönetmeye başlıyorlar. Özgür kadınların hepsi yüksek düzey görevlilerin eşleri.  Romanın günlük şeklinde olması ve birinci tekil kişi ağzından anlatarak daha kuvvetli anlatıma sahip olmasına sağlıyor. Okur kendini bilinmez bir karanlığın içinde hissediyor. Bu da romanı okurken geleceğin karanlık dünyasının dehşetine kendini kaptırmasını ve bunlar bizimde başımıza gelirse demesine neden oluyor.

Bu duygu Türkiye’deki kadınlar için pek tanıdık. Adeta bu günlerde Türk kadının korkularını dile getirmekte: Radikal İslam’ın iktidara sahip çıkarsa! Özellikle kadınlar arasında hakim olan bu düşünceyi anlamak hiç de zor değil. Zira böylesi bir değişimden en çok etkilenecek olan onlar. Cumhuriyetle elde ettikleri hakları kaybetmekle yüz yüzeler.

Yanı başlarında İslam Devrimin gerçekleştiği ülke varken böylesi bir korkunun yaşanması son derece doğal.  İran’dan sonra Afganistan ve Malezya örneklerine önümüzdeyken, kaygımız daha da artıyor. Bunların üzerine İslamî kanatan gelme bir partinin iktidar olması korkuları pekiştirdi. Ben bugün ki iktidarın cumhuriyetin bir zaferi olarak görüyorum. Geçmişte cumhuriyete karşı olan ve hilafet isteriz diye ayak kaldıranlar bu gün cumhuriyetin ve demokrasinin kurallarına göre oynuyorlar. Bu Atatürk’ün ve fikirlerinin büyüklüğünün ve sürekliliğinin, Türkiye Cumhuriyetinin oturmuşluğunun kanıtı. Diğer yandan İslam devrimin gerçekleştiği ülkelerin sosyal yapılarının yakından incelenmesi ve Türkiye ile karşılaştırılması gerekmektedir. Bu yapıldığında sosyokültürel ve ekonomik ne büyük farklar olduğunu  eğitimin yaygınlık oranın ne kadar düşük olduğunu görülecektir.

Romanlar gerçeğin yansımaları olsa da sadece kurgudan ibaret olduklarını unutmamak gerekir. Korkularımız yaşamımıza yön vermesine izin vermeden demokrasiye güvenerek çalışmaya devam etmeliyiz. Filozofun dediği gibi  demokrasiler tehlikeli rejimler olsa da, ben demokrasiyi çok seviyorum ve ona inanıyorum.

Roman yayınlandıktan sonra büyük yankı uyandırdı ve 1990 da Volker Schlöndorff tarafından Hizmetçinin öyküsü- The Handmaid’s Tale adı ile filmleştirildi. Baş rollerini Natasha RichardsonFaye Dunaway and Aidan Quinn  paylaştı. Filmde başkahraman bu kez kurban olmak yerine sahibinin boğazını kesen bir devrimcidir. Kendi adıma söyleyeyim film romanı kadar etkileyici değil.

 

Zeynep Esra
22 Ocak 2010

Reklamlar