Niezsche der ki;

En derin yaralarla başlar, en Derin Gülücükler.
En yüksek uçurumlardan düşerken, öğrenirsin uçmayı.
En derin denizlerde boğula boğula becerirsin, tek bir nefesle yaşamayı.

Niezsche’nin çocuğu yokmuş alaşılan. Eh yazmak için saatlerini dağ bayı dolaşarak geçiren bir adamdan fazla duyarlı olmasını bekleyemeyiz değil mi?. Kendi çocuğumuz olduğunda bunu bir türlü göze alamayız.  Kıyamayız bir tanenemize, onu acsı senin yüreğini yakar. Ondaki yaralar iki katı büyüklüğünde yaralara neden olur. Onun mutsuz ve başarız görmek tahamül edilemez,  dünyanın en büyük acılarıdır.

Onu yerine yaralanır, onu yerine uçurumlardan atlar,  denizler de boğulur, onun yerine acı çeker,  öğreniriz. Ve  onun yerine yaşarız. O daha iyiyi güzele sahip olsun diye. Gün gelip de bir gün oralardan gitmek zorunda kaldığnız da biriciğiniz elinde başkasın yaşadığı bir hayat kalır. Artık onun yerine işleri haledecek kimse yoktur, tek başına kala kalmıştır. Daha dik uçurumlar,  dipsiz denizler,  kapanmaz yaralar ile başa çıkacak ne bilgisi ne de yaşanmışlığı vardır. Onun yaşaması gerekenleri  bir başkası onu yerine yaşamıştır, çünkü.

Ne yapmalı? biz gün yüzü ile görürken onun kendi hayatını yaşması, ödevleri ile başa çıkması için fırsat verip bir kenarda izleyerek ona güç kaynağı olmak mı? Yoksa sizden sonrasını düşünmeden onu koruyup kollamaya devam mı? Sanırım en iyisi duyarsız huysuz filozofa kulak vermek. Küçük acılardan sonraki büyük kazançlara odaklanmak.

Reklamlar