Orhan Veli’nin kaleminden çıkmış az sayıda öykünün varlığını keşfettiğim an büyük de heyecana kapılmıştım.  Şairin kaleminden çıkma kısa öyküler.. . Hemen kasanın yanında beni bekliyorlardı. Süpermarket kasasının yanında duran şekerlere atılan çocuğun coşkusu ile kitabı aldım. Bir an önce parasını ödemeli, içine dalıp kana kana okumalıydım. Eh, öykünün de şiir gibi okuması aceleye gelmez , teker teker sindire sindire okumak gerek. Ben de Tüm heyecanımı dizginleyip öyle yaptım. Bir yıl önce tomaların işgalinde ki   parka yürüdüm. Parkın sonunda ki çay bahçesinde oturmaktı niyetim. Bir zamanlar boş masanın zorlukla bulunan çay bahçesi de meydan ve park gibi değişmişti.  Derme çatma büfenin yerini Beltur’un şık büfesi almış, eskiye göre masaların sayısı yarıya inmişti. Ağaç altı sakin bir masa bulmam hiç de zor olmadı.

Kitapçıdan sonra aldıklarımı karıştırmanın verdiği hazdan daha büyüğü olamaz. Her seferinde aklımda alışverişi biraz abarttım mı acaba düşüncesi vardır ama sonuç hep aynıdır. İşte tören başladı torbadan tek tek çıkarıp kitapları yeniden karıştırdım,  içine adımı ve tarihi yazdım. İşte sonunda sıra ona geldi. Hoşgör Köftecisi * “Size bu yazımda üç masalı bir balıkçı meyhanesinde gördüğüm dünyadan bahsedeceğim” diye başlıyordu. Sayfaları karıştırmaya devam ettim.  Baharın Ettikleri ** çıktı karşıma

Sen hep Beni bu güzel havalar mahvetti, derdin Orhan Veli.

Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Şimdiceğin neler etmişti  Bahar sana Orhan Veli?.

 

Bir yazı yazmak istiyorum.

Ben de ama hep bir şeyle, hep bir şeyler çıkar kalemimi rehin alır… Peki ya sen sen nasıl yazıyorsun? anladım ki yazmak, yazabilmek, yazdıklarını öyküye dönüştüre bilmek üzerine  bir öykü vardı önümde. Yazma tutkunun arsızlığı ile okudum öykünün devamını:

Bir yazı yazmak istiyorum. Kağıdı Kalemi aldım, taraçaya çıktım. Taraça dediğim oturduğum otelin en üst katıda. Hava da domuzuna güzel. Ilık bir mart güneşi, iliklerine kadar ısıtıyor insanı. Böyle havalar kış sonrasında çok kişileri mesut eder. Saadet nedir? Herkes saadeti tanımış mıdır bu dünyada? Bu meseleler üzerine uzun uzun konuşmak mümkün. Kim bilir, belki o zaman ben de söylediğim sözden vazgeçerim. Ama zaman zaman ben de kendimi mesut sansam ne olur. Büyük saadetlerden hiç bir vakit nasibim olamayacağına göre bunlarla avunayım bari. Oturdum ne yazayım diye düşünmeye başladım. Acaba hikaye mi yazsam? Hikayede konunun pek o kadar mühim olmadığını söyleyenler de çıktı. Ama ne olursa olsun, bir vaka lazım. O vakanın bir başı bir sonu olması lazım. Üstelik vaka da, alışılmış bıkılmış vakalardan olmamalı. Küçük burjuvanın hayatını anlatan, onun zaaflarını, onun adiliklerini dünyanın en büyük kahramanlıkları, en asil heyecanları gibi gösteren hikayelerden illallah dedik artık. Bütün ıstıraplar aşktan doğuyor. Oysaki öte yandan milyonların milyarların ıstırabı var. Ama ne yazık ki biz o insanı tanımıyoruz. …

By  Hüsnü Müezzinoğlu

Gökyüzü mavi, masmaviydi. Güneş gittikçe ısıtıyordu. “Bir makalemi yazsam acaba?” diye düşündüm. Son zamanlarda zihnimi kurcalayan bir mesele var. Realisme meselesi. Realisme’i artık on dokuzuncu yüzyıldaki gibi anlamamalı.

Oturduğum taraça önümde ki apartmanların arka tarafına bakıyordu. O apartmanlarında taraçaları var. Gözüm karşı taraçaya ilişti. Bir kadın bir masanın başına oturmuş, başını öne eğmiş, bir kolunu masaya dayamış, bir şey yapıyordu. Herhalde pirinç ayıklıyordu. Kendisi de hizmetçi olmalı dedim. Evet, evet, hizmetçi olmalı. Kılık kıyafeti de hizmetçiye benziyor. Ama, bunu sakın hizmetçileri kötülemek için söyledim sanmayın. İş kıyafeti demek istiyorum; hepsi o kadar. Yoksa o burjuva hizmetçilerinin ne kadar kibar olduğunu bilirim. Çoğu zaman, efendilerine, hanımlarına taş çıkarırlar.

Kalktım dolaşmaya başladım. Bir aralık taraçanın ta kenarına kadar geldim. Aşağıdaki bahçede, duvarın üzerinde beş tane kedi bir başka kedinin etrafına dizilmişler, homurdanıp duruyorlar. Kuyrukları da durmadan oynuyor. Ortadaki dişi olacak, ötekiler erkek. Kediler baharı insanlardan evvel duyuyor demek. O sırada iki çocuk peyda oldu. Sırtlarında küfe vardı.

 

Yazının başında öykü mü yazsam makale mi yazsam? diyordu ya Orhan Veli. Ben birinci tekil şahısla yazılmış, vakası olan, bir başı bir sonu olan yazamamaktan çıkmış bir öykü,  realizim üzerine yazılmış iyi bir makale  okumuş olmanın hazzı ile kitabı kapadım ve evimin yolunu tuttum.

 

* YKY, 2012

**s19-23

Reklamlar